Yasemin Güler
Yasemin Güler
e-posta: YAZARIN TÜM YAZILARI

Döveceksiniz ha; yok öyle bir dünya!

Eskiden anne babalar çocukları doktorluk, avukatlık, mimarlık, mühendislik gibi bir alanda meslek edindiğinde mutlu olurlardı, çünkü bilirlerdi ki, artık gözleri arkada kalmayacak, bilirlerdi ki biricik evlatları toplumda her daim saygı duyulan işini yaparken kendi ayaklarının üzerinde de rahatlıkla duracak.

Ama dedim ya, eskidendi o günler…

Şimdi avukatlar, mimarlar, mühendisler işsizliğin pençesinde kıvranıp dururken en iyi ihtimalle asgari ücrete mahkum biçimde başlıyorlar hayata, eğer şanslılarsa bu başlangıç bir süre sonra asgari ücretin bir kademe üzerine çıkıyor ve hayat boyu orada asılı kalıyor.

Üstteki paragrafta doktorlardan bahsetmediğimi fark etmişsinizdir. Çünkü onlar için çok büyük ve apayrı bir parantez açmak gerekiyor…

Her şeyden önce doktorlar kendileri tercih etmedikçe işsiz kalmıyorlar, çünkü onların yaptığı işi yapabilecek yeterlilikte yetişmiş insan sayısı dünyanın ihtiyaç duyduğunun çok altında. Dolayısıyla işsiz kalma ihtimalleri yok, onların dertleri bambaşka…

Hatırlatalım, öyle milattan önce değil, bundan dört yıl önce hani şu evlere tıkıldığımız ve hepimizin ölümle burun buruna geldiği, pek çoğumuzun yakınlarını kaybettiği bir pandemi süreci yaşamıştık. Bu süreçte günlerce uykusuz, maskelerin, özel kıyafetlerin içinde tere batmış halde hastalarının başında duran, bir can daha kurtarabilmek için haftalarca, aylarca eşlerini çocuklarını görmeyen doktorlar vardı…

Hatırladınız mı?

Biz de bu güzel ülkenin candan, yüreği sevgi dolu vatandaşları olarak her fırsatta ‘hakkınız ödenmez’ deyip kendilerini alkışlamış, sonra da onlara ev bile kiralamamış, hatta apartmanlarımızdan mikrop getirdiklerini gerekçe göstererek taşınmalarını istemiştik.

Allah tarafından candan ve yüreği sevgi doluyduk da işler bu kadarla kalmıştı…

Zaten ‘Hakkınız ödenmez’ diyerek tüm sağlık personelini alkış yağmuruna tutan, kendisine de bir hekim olması hasebiyle sağlık personeli olan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da doktorların haklarını ödememeye karar vermişti.

Pandemi süreci hızını kesmeye başladıktan sonra çeşitli eylemlerle ellerinden alınan haklarını geri almaya çalışan doktorlar, bu ülkede haklarını savunma bilincinde olan nadir meslek gruplarından biri olduklarından, benim tarafımdan her daim büyük takdir görürler, görmeye de devam edeceklerdir…

Dertleri elbette sadece ellerinden alınan hakları ve ölümüne çalıştıkları zamanlarda uğradıkları ötekileştirme olmadı doktorların. Tüm akademik bilgi gerektiren meslekler gibi doktorluk da bilinçli bir prestij kaybına uğratıldı bu ülkede.

Sonra ‘Bu ülke çok gelişti. Biz zamanında doktorlara bişey diyemiyorduk, şimdi doktor dövebiliyoruz’ diyen zır cahiller türedi…

Doktorlar hastasının canını kurtarmaya çalıştıkları hasta yakınları tarafından öldüresiye dövüldü, yaralandı, öldürüldü…

Karşılaştığı tüm sorunlarda ilk gördüğünden hıncını çıkarmaya çabalayan güzel ülkemin güzel insanları yine meselenin aslı astarı nedir, bu işin altında hangi büyük başın imzası vardır, bizi bu içinden çıkılmaz sisteme kim mahkum etmiştir demeden sağlık çalışanlarının üzerine yürümeyi tercih etti…

Bu saatten sonra bu ülkede hususi uzmanlık gerektiren alanlarda derdinize derman olacak doktor bulmak için çabalarken hatırlarsınız sözlerimi…

Gelelim meselenin aslına…

Biliyoruz ki, sağlık sistemi çökmek üzere, bilmiyorsanız da öğrenmiş oldunuz sayemde…

Eskiden hastane kapısında beklediğimiz kuyruklar şimdi görünmez bir örtünün altında. Herkes kuyruğunu evinde bekleyince kuyruk olmuyor, sistem tıkır tıkır işliyor gibi geliyor insana, ama kazın ayağı öyle değil. Hele bir hastalanmaya görün. Acil ameliyatlar için aylar sonrasına gün veriliyor, kanser hastaları bile doktora, tedaviye ulaşamıyor.

Hadi doktoru buldunuz diyelim, eczanede ilaç yok, çünkü ilaç firmalarına doların hala 17 lira olduğunu söylüyorsunuz. Şaka gibi. Hadi oldu da ilaç buldunuz diyelim, bu defa da arada sizin payınıza düşen bölümü ödeyecek para yok! Daha dün 70 lira ilaç parasını ödeyemediği için raporlu ilaçlarını bırakan yaşlı bir amca ile karşılaştım eczanede…

Sonra sorunların aktarıldığı Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, bu işin sorumlusu olarak doktorları dövme medeniyetine erişen vatandaşı işaret ediyor. Diyor ki; “23 milyon vatandaş sağlık sistemi üzerinden randevu almasına rağmen randevusunu gelmedi.

Diyor ki; “Sistem tıkır tıkır işliyor, randevu alıp randevusuna gelmeyen hastalar yüzünden randevu verilemiyor.”

Kimse de çıkıp demiyor ki, ‘Yahu, adama üç ay sonraya randevu vermişsin, nasıl beklesin kırık bacağı ile üç ay. Elbette borç harç özel hastaneye gidiyor.

Tabii bir de randevu saatinde muayene olmak için hastaneye geldiği halde, sürekli sarkan muayene süreleri nedeniyle kendisinin muayene saati olduğunu düşündüğü aralıkta muayene olamadan hastaneden ayrılmak zorunda kalan çalışan kesim var.

Çünkü bir hastayı bir doktorun üç dakika içinde muayene etmesini bekleyen sistem, hastanın doktora ‘İyi günler, kolay gelsin’ demesinin ve sedyeye oturmasının dahi üç dakikadan uzun sürdüğünü hesaplamadığından saçma sapan bir iş çıkıyor ortaya.

Doktor hastayı görüyor, hızla şikayet soruyor, şikayete yönelik tahlilleri hızla yazıyor ve topu bir başka gün görüşmek üzere taca çıkarmış oluyor.

Bursa Tabip Odası Başkanı Dr. Levent Tufan Kumaş;

Poliklinik muayenelerin yarısı acil serviste yapılıyor. 3-5 dakikaya sığdırılan muayene süreleri biz doktorların suçu değil. Sürekli suçlu bizmişiz gibi hedef gösteriliyoruz. Biz mesleğimizi severek seçtik, çok çalıştık. Mesleğimizi liyakatsiz yöneticilerin baskıları ile değil, kar hesaplarına göre değil, bilimsel gerekliliklere uygun olarak yapmak istiyoruz. Yok sayıldığımız, ölümüne çalıştırıldığımız, emeğimizin değersizleştirdiği bu koşullara sessiz kalmayacağız” derken çok güzel özetliyor aslında durumu.

Bütün bunları öyle içimden geldiğinden yazmadım elbette, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin 14 Mart 1827 yılında kuruluşunun anısına, modern tıp eğitiminin başladığı bu kutlu gün Tıp Bayramı olarak kutlanıyor ve bilin bakalım bugünün tarihi ne…

Şimdi bu doktor dövme medeniyetine erişmiş arkadaşlara da iki çift laf edeyim istiyorum; belki de farkında değilsiniz, ama bir doktor kolay yetişmiyor. Biliyorum, çünkü bir doktor yetiştiriyorum. Günlerce uykusuz nasıl çalışıldığını, sadece bilgi değil aynı zamanda insan okumak için nasıl uğraşıldığını, dikişten seramik sanatına kadar pek çok alanda el melekesi geliştirmek adına nasıl gayret gösterildiğini, gencecik yaşta omuzlardaki stres yükünün nasıl artığını, ölümle yaşam arasındaki gülümsemenin nasıl buruklaştığını biliyorum…

Peki, siz biliyor musunuz, o gencecik sağlık çalışanlarını da bir annenin doğurduğunu, bir baba tarafından kan ter ve gözyaşıyla okutulduğunu, bir kardeş tarafından yıllarca hasret kalınarak yollarının gözlendiğini…

Bu evlatları döveceksiniz, yaralayacaksınız, öldüreceksiniz öyle mi?

Yok öyle bi dünya!

NOT: Kızım Deniz ve tüm meslektaşlarına…

 

HABERLER